Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mart, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Geçmişte Yaşamış Olsaydınız

Aklıma esti, bir "mim" hazırlayayım dedim. İlk benim cevaplayacağım bu "mim"i umarım beğenirsiniz. Siz de bloglarınız da yapar ve beni de okumaya davet edersiniz. "mim"imin konu başlığı "geçmişte yaşamış olsaydınız.."

Geçmişte Yaşamış Olsaydınız:

1. Hangi ünlü ismin yerinde olmak isterdiniz?

Evliya Çelebi.. Allah ayaklarıma kuvvet versin, gezmelere doyamıyorum. Hani şu Kanal7'de çocuğunu alıp dünyayı gezen kadın var ya onu acayip kıskanıyorum mesela.

2. Hangi şiirin yazarı olmalıydınız?

Şüphesiz "İstiklal Marşı" nın yazarı olmak isterdim. Bunun dışında "Sakarya Türküsü" ya da "Atiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak" şiiri olabilir. Esasında liste kabarık.. Zira Mehmet Akif'in de söylediği gibi "ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem, dili yok kalbimin.."
Kalbimin dili olsun çok isterdim.

3. Hangi eserin mimarı olmalıydınız?

Kesinlikle "Kabe".. Dünyanın en sade ama en gözde eseri değil midir? Kıya…

İslamofobi Ne Ola ki?

-İslamafobi ne, dedi çocuk.

-İnsanoğlunun yaklaşan sonundan duyduğu endişenin perdelenmesi ve yadsınması için uydurduğu en yeni savunma mekanizmasının adı..

-Biraz daha ayrıntıya girebilir misiniz?

- Bak şimdi, düşün ki çaresiz bir derde düşmüşsün. Tabiblerde derman yok yarana.. Ama biri gelip diyor ki şu ilacı içersen iyileşeceksin. Hiç bir şeyin kalmayacak. İlaca bakıyorsun, ölsen daha iyi. Zaten doğduğundan beri ilaç içmekten nefret ediyorsun. Acı veriyor sana, gitmiyor hoşuna.. Kendini ölüme terk ediyorsun. Ailen, arkadaşların endişeli.. İnat etme diyorlar, iç şu ilacı.. İçmemek için bir bahane bulmalısın. Hem kendini hem onları kandırmalısın. Gerekirse ilacı sana satanı bile bu yalana inandırmalısın. Nihayet dünyanın en büyük yalanını buluyorsun. 

"Bu ilaç çok korkutucu, zarar verici, yıkıcı, bu ilacı içenler şifa filan bulamamış, daha da beter olmuşlar, ölürüm de içmem onu.."

Böyle bir yalana inanacaklarını düşünmüyorsun herhalde. Somut örnekler sunmalısın. Onları inandırma…

Bir Çalıkuşu Romanı

Bir eğitimci olarak bunca zaman "çalıkuşu" romanını okumamış olmam özür kabul etmeyecek bir durum. Geç olsun da güç olmasın dedim. Bu hafta sınıf kütüphanesinden ödünç aldığım romanı okumaya başladım. Çalıkuşu'nun filmini ve dizisini baştan sona olmasa da izlediğimden karakterlere alışmam zor olmadı. Fakat romanı okurken "Burak Özçivit ve Fahriye Evcen"i tahayyül etmiş olmaktan ziyadesiyle üzüldüm kuzum. (romanın etkisinden henüz çıkamadım :)
Zira isterdim ki Feride benim hayalimde şekillensin. Bana özel bir Feride olsun. Neyse sağlık olsun. Roman da dizi gibi "avrupa sevdası" ile kaleme alınmış. O monşer.. Bir rahibe okulunda, insanların mutluluğu takdire şayan iken bizim anadolu okulunda "ca ceyli canım ceyli cala cula cab cub.." diyen çocukların yüzleri beş karış, hayattan bezmiş bir köşede oturuyorlarmış. Romandaki resim böyle..

Merak ediyorum resim gerçekten böyle miydi? Eminim değildi. Güzellik bakan gözde imiş. Güzel bakmayan güzel nası…

Bir Güne En Fazla Kaç Hayat Sığdırılabilir?

Bir Güne En Fazla Kaç Hayat Sığdırılabilir?


Ben saydım on beşi geçiyor..
Bir güne bazen ne çok hayat sığdırıyorum..
Her sabah "ben" olarak kalkıyorum yataktan.. 
Kendine bakmak zorunda olan ben.
Dişlerini fırçalayıp yüzünü yıkayan..
Sonra "anne" oluyorum, bir kahvaltı sofrası kuruyorum. 
Haberleri açıyorum çayımı yudumlarken.. 
Bir bakıyorum "vatandaş" olmuşum. 
Ülke meselelerine dertlenirken..
"Komşu" oluyorum evden çıkarken.. 
Selamlaşıyorum, sessiz yürüyorum merdivenlerden inerken..
Derken,
"Yolcu" oluyorum.. 
Ve "arkadaş"
Yanımdakine yarenlik ederken.. 
Zil çalıyor, "öğretmen" oluyorum. 
Tenefüslerde "sırdaş, derttaş, gardaş.." öğrencilerimi teselli ederken.
"Baba" oluyorum eve dönerken.
Ellerimde poşetler, faturaları ödüyorum, çöpü döküyorum.. 
"Terapist" arkadaşımın derdini dinlerken.
"Ev hanımı" oluyorum, birikmiş bulaşıkları, çamaşırları yıkarken.. 
"Evlat" oluyorum telefonun ucun…

Descendants Of The Sun

Descendants Of The Sun..

Kendileri bir kore dizisi. Fakat Koreli oyuncuları kaldırıp yerlerine sarışın iri cüsseli adamları yerleştirsek diziye kore dizisi demezsiniz emin olun. Hikaye tamamen Amerikan Style..
Her zaman ki gibi "beyaz yakalılar" tam bir iyilik meleği iken "kara yağız delikanlılar" terörist başı olmaktan kurtulamamış..



Nayır, Nolamaaaazzz!!!

"Her hayırda bir hayır vardır" başlıklı yazımda "hayır" diyememe problemimden bahsetmiştim. Hatırlayanlarınız vardır belki. Sorunumu, çalıştığım okulun rehber öğretmeni ile paylaşınca bana, "Sınırlar" isimli bir kitap tavsiye etti. Psikolojik terapilerde "kitap, film" gibi materyallerle tedavi yöntemleri olduğunu "eğitim psikolojisi" ve "rehberlik" derslerinden bilmekteyim. "Yüz yüze bir terapidense böylesi daha iyi" diye düşünerek kitabı okumaya karar verdim. Henüz kitabın yüzüncü sayfasındayım. Daha sorunu teşhis aşamasında sayılırım.Tedavi yöntemlerine geçmiş değilim. Kitap kalın. Sonuna doğru sorunlarımdan halâs olmayı umuyorum. Bugün ki yazımı benimle aynı dertten muzdarip olanlar için yazıyorum. Kitaptan bir kaç bölüm paylaşacağım sizlerle. Bakın bakalım bu durumlar sizin de başınıza geliyor mu? Şu allame-i cihanda yalnız olmadığımı görmek istiyorum :))


Neden "Hayır" diyemiyorsun?

1. Sevgiyi kaybetme k…

Mim Yazmak Kendi Kendine Röportaj Yapmak Gibi

"Piyasada çok döndü bu mim sanırım herkes yaptı. Ama yapmayıp hemde yapmayı çok isteyen birileri varsa onlara pasladım :D" diyen bir "Özenti" blogger arkadaşın mimini üzerime alınıp yapasım geldi.. Bakalım neler çıkacak..

-Yakın çevrenizdeki insanlara blogunuzdan bahsediyor musunuz?

Sadece bir kaç kişiye bahsettim. Bir şeyler karalıyorum dedim fakat nerede olduğunu söylemedim.


-Neden blog yazıyorsunuz?

Kalemle yazmayı öğretenin hatırına..
12 yaşından beri günlük tutarım. Gerçi bu durum zamanla aylık hatta yıllığa dönse de bugüne kadar istikrarlı bir şekilde yazma faliyetlerine devam ettim. Bir ara "Space" popülerdi. İşte tam da o zamanlar yazma eylemimi interaktif ortama taşıdım. Hatta bir internet sitesinde kısa süreli köşe yazarlığı bile yapmışlığım var :)) Sonunda bloggerla tanıştım. Yazma eylemlerimi burada devam ettirme kararı aldım.


-İlk yazınız ve son yazınız arasında nasıl fark var?

Aslında blogger bazında bakarsak çok fark yok ama "günlük"…

Ne Demek Çay Yok

Memleket olarak çaya hastayız abi..
Çaysız bir hayatı hayal dahi edemiyoruz.
Hal böyle olunca "Çay Edebiyatı" diye yeni bir akım ortaya çıktı.
Özlü sözlerin yerini "Çaylı Sözler" alır oldu. Facebook ve Twitter çaycı abla ve abilerle doldu.
Çay genel olarak bütün Türkiye'nin resmi olsa da sosyal medyada daha çok muhafazakar gençliğin simgesi oluverdi. Bu malum gençlerden bir grup, Youtube'da açtıkları kanalın adını yine çayla ilişkilendirdi.  (videolarından bolca yararlanıyorum sağolsun)
Geçenlerde çay sevgimizi ortaya koymakta örnek teşkil edecek bir röportaj izledim.
"Türkiye'de çay yasaklansa ne yapardınız?"
Bu soruyu cevaplayanlar, eğer böyle bir durum söz konusu olursa anarşizmin yerini çaysizmin alacağının sinyallerini veriyordu.  Durum gerçekten çok ciddiydi.
Amerika'da dahi Tiki'ler diye bilinen "sanırım bizim Beyoğlu gençliğine tekabül edecek tipler" çayı tea diye değil "çay" diye istiyorlarmış.. Çayın ünü dünyayı s…

Manyaklıkta Sınır Tanımamak

En son yazdığım postu "bakalım hayatımda daha ne manyaklıklar olacak?" diye bitirmiştim. Ki çok geçmeden yeni yeni manyaklıklara yelken açtım. Hem ne açmak..
Hatırlarsanız dün, "olmayan doğum günüm" bir otobüs tarafından kutlanmıştı :)) Bu konuyu bir sınıfta çocukların uyanıklık seviyelerini artırmak adına anlatma hatasında bulundum. Yani amaç derse biraz ara vermekti. Vermez olaydım. İkinci derste "sürpriiiiiiiiiizzzzzz" sesleri eşliğinde girdiğim sınıfta yerler kağıttan yapılmış kalplerle doluydu. Ve acayip bir sevgi gösterisi. "İyi de bugün benim doğum günüm değil ki" dedim ama anlatamadım. Herkes işine geleni anlıyor bu memkette. Bu kadarıyla kurtulduğumu düşünüyordum ki mevzu bütün okula ne ara yayılmış anlamadım. Tenefüste öğretmenler odasına gidene kadar kaç doğum günü tebriği aldığımı hatırlamıyorum. Artık kimseye derdimi anlatmamaya karar verdim ama bu da yanlış bir kararmış, onu da bugün anladım.
Yeni gün yeni ümitler derken bizimkiler …

Hiç Bir Otobüs Sizin Doğum Gününüzü Kutladı mı?

Bugün yine güne manyak başladım.
Bu sabah her zamanki gibi güneş yine doğudan doğmuş, telefonum 7.10'da "artık uyan anonsu"nu vermişti. Sabah haberleri eşliğinde yaptığım kahvaltımın ardından kendimi vurdum yollara. 

Hayatımın son 6 senesinin neredeyse her gününde bir otobüs yolculuğu söz konusudur. Bazen uzun bazen kısa, kimi zaman oturarak çoğu zaman ayakta.. Hatta kucakta.. Hayal edemeyeceğiniz kadar çok pozisyonda yolculuk yaptığımdan profesyonel bir otobüs yolcusu sayılırım. Kim nerede inecek, otobüsün hangi mekanı daha korunaklı vs.. iyi bilirim. Hele şu otobüs diyalogları yok mu en çok da onlara bayılırım. Erzurum'da daha eğlenceli diyaloglar mevzu bahisti. Bu şehrin otobüsleri çok sıkıcı malesef. Yüzlerde yorgun ve soğuk ifadeler.. Ayakta giden teyze ve dedeler..

Neyse işte bugün yine otobüse bindim İstanbulkartı'mı makinaya gösterdim. Makina herkesin içinde üstelik sesli olarak "doğum gününüz kutlu olsun" demez mi? Tabi ben "yetersiz bakiye&q…