8 Mayıs 2019 Çarşamba

Ameliyat Günlüğüm (Gün Gün Burun Ameliyatı)

23 Mart cumartesi günü ameliyat masasına yattım. Burnumdaki deviasyonun düzeltilmesi adına attığım bu adımın uzun bir yolculuğun ilk adımı olduğunun farkında değildim. Ki farkında olsaydım belki de o adımı hiç atmazdım. Bu yazımda süreci adım adım anlatmaya çalışacağım. Benim gibi sıkıntısı olanlar için rehberlik etmek asıl amacım. Şimdilik bugüne kadar geçirdiğim evrelerden bahsedeceğim. Zaman içerisinde yazımı güncelleyerek yeni bilgiler de ekleyeceğim. İnşallah.

Ameliyat Günü:

Önden düğmeli bir elbise ve bir de pijama aldım yanıma. Bir süre baştan geçirmeli kıyafetler giymem mümkün olmayacaktı. Hastane odasında anestezi yapıldı. Ameliyata alındığımda uyuyordum. Ameliyat bitip odama alındığımda ise hala narkoz etkisindeydim, yaklaşık yarım saat sonra tam anlamı ile kendime gelebildim. Doktor, anneme ameliyat esnasında uyandığımı ve hırçınlık yaptığımı söylemiş. Hatırlamıyorum.

Gözlerimin üzerine buz koymam ve her saat başı ise burnuma şırınga ile su fışkırtmam gerekiyordu. Bu konuda kuzenime çok teşekkür ediyorum. Bana gerçekten çok iyi baktı. İlk gece hiç uyumadım diyebilirim. Uyuyamama sebebim tamamen nefes alamamakla ilgiliydi. Yoksa ağrım acım yoktu. Damardan ağrı kesici yapılıyordu. Anestezi beni pek etkilemedi. Kusma refleksi filan yaşamadım. Hatta uyandıktan bir saat sonra kalkıp odanın içinde yürüyor duruma gelmiştim. Hafif baş dönmelerim yok değildi tabi.

Ertesi Gün:

Sürekli buz uygulamama rağmen yüzüm acayip şişmişti. Gözlerimin altı mosmordu, gözlerimin akına ise kan çökmüştü. Aynada gördüğüm asla ben değildim. Sanki ruhumu eritip kalıpta dondurmuşlar onu avatar diye birine kondurmuşlar :)) Ağrım yoktu ama görüntüm acınası haldeydi. Doktor eve gidebileceğimi söyledi. Eve döndük. Bu geceyi de uykusuz geçirdim. Tamponlar nedeniyle nefes alamıyordum. Tam uykuya dalacakken ağzımı kapattığım için nefessiz kalıyor ve aniden uyanıyordum.

Üçüncü Gün:

Ağrı kesicilerin etkisi geçmiş, hafiften huzursuzluklar başlamıştı. Doktorun verdiği ağrı kesici ise midemi rahatsız etmişti. Üstelik üç gündür yemek de yiyemiyordum. Yüzümün şişliği nedeniyle ağzım açılmıyor, konuşamıyor, gülemiyordum. Hatta dişlerimi dahi göremiyordum. Yalnızca sıvı tüketebiliyordum. Onu da canım istemiyordu. Bir haftada üç-dört kilo kadar zayıfladım.

Dördüncü Gün:

Yüzümdeki morluklar yavaş yavaş azalıyordu fakat yüzüm davul gibi olmuştu. İlk üç gün Korelilere benzerken dördüncü gün ortalıkta "Sumo Güreşçileri" gibi geziniyordum. Bugün nihayet üç saat kadar uyudum. Bölük pörçükte olsa bu uyku için Allah'a şükrediyordum. Annemin kuş yemi kadar küçük parçalara ayırdığı yiyeceklerden yiyebiliyordum. Dişlerimi de ucundan da olsa görebiliyordum.

Beşinci Gün- Onuncu Gün Arası:

Aynadaki ben her gün başka birine dönüşüyordu. Sorunlarım kaplumbağa hızında da olsa yavaş yavaş beni terk ediyordu. Annemden duş almak için yardım istedim fakat banyoya girer girmez kolu ile burnuma çarpınca kendi işimi kendim yapmaya karar verdim. Saçlarımı musluğun altına eğilerek yandan yandan yıkadım. Başımı öne eğmem yasaktı. Zorda olsa başardım. Bir de şu tampon ve alçıdan kurtulsam her şey çok güzel olacak diye düşünüyordum. Doktorum onuncu gün tamponları çıkarma kararı aldı. Hastaneye gittim. Tampon ve Alçıdan kurtuldum. Ameliyat gününden beri var olan ya biri burnuma çarparsa tedirginliği artık zirve yapmıştı. Sanki alçı burnumun özel korumasıydı ve artık korumasız kalmıştı. Eve dönerken insanlara çarpmamak adına yaşadığım imtihan oldukça çetrefilliydi.

On Birinci Gün:

Yüzümdeki şişlikler büyük oranda inmişti fakat burnum davul gibiydi. Ameliyattan çıktığımda iki kaşımın ortasında kocaman bir yumruk vardı. Şimdi o yumruk küçüçük bir yumruya dönüşmüştü. Yalnız morluklar yerini sarılık, ardından da griliklere bıraktı. Burnumu artık günde üç kez şırınga ile ıslatıyordum. Ödemler insin diye de masaj yapıyordum. Alçının yerini sabitleyici bant almıştı. Bir hafta da bu bantla yaşayacaktım. Bu nedenle yeni burnumla henüz müşerref olamamıştım. Doktorun verdiği raporun günü ertesi gün doluyordu. İş başı yapmam gerekiyordu. Fakat henüz kendimi buna hazır hissetmiyordum. Aslında en büyük korkum çocukların burnuma çarpmasıydı. Ders anlatmak da elbette beni biraz zorlayacaktı. Zor bela iki gün daha rapor aldım. Araya hafta sonu da girince ilk 14-15 günü evde tamamladım.

Onuncu- On beşinci Gün Arası:

İlk hafta evden hiç çıkmamıştım. Ameliyattan önce bolca alışveriş yapmış, çokça ekmek alıp buzlukta stoklamıştım. Fakat artık alışveriş yapmam gerekiyordu. Ağır taşımam ise yasaktı. Bir haftanın sonunda annemle alışverişe çıktık. Bavulumu yanımıza aldık, her şeyi ona doldurup eve öyle taşıyacaktık. Burnumdaki bantlar ve şişlikler, gözümdeki kanlanma yüzünden sanki kocasından dayak yiyen kadın profili sergiliyordum ve insanlar bana acıyarak bakıyorlardı. Zor da olsa alışverişi tamamlamıştık. Güneşe bakamıyordum. Bu iş beni baya zorladı. Fakat dinlenmem mümkün olmayacaktı. Hasta ziyaretine gelen akrabalarım evin yolunu bulamayınca onları karşılamak bana kaldı. Bir de üstüne teyzemin kocası vefat edince, ikinci haftamda hep sokaklarda ve bir koşturmaca içerisindeydim. Bolca yoruldum, kendimi çok zorladım. Ardından da iş başı yapınca pek dinlenme fırsatı bulamadım.

On Beşinci Gün- Yirminci Gün Arası:

İş başı yapmıştım. Çocuklar bana şaşkın şaşkın bakıyordu. Özellikle gözümdeki kanlanmaya takıyordu. Halbuki gözümde çok az kırmızılık kalmıştı. Bu haftanın sonunda da tamamen kaybolacaktı. Bu hafta içerisinde top oynayan çocuklar korkulu rüyam olacaktı. Ve her ne hikmetse atılan toplar sürekli gelip beni bulacaktı. Hatta bir keresinde tam on ikiden vuracaktı da son anda kurtulma fırsatı bulacaktım. "Doktorum öğretmeninize sarılmayı ve bir metreden fazla yaklaşmayı yasakladı" dedim. Bu hafta içerisinde çocuklar beni hiç üzmedi. Aksine sürprizleri ve destekleri ile şifa oldular bana. Zorlu ve biraz da ağrılı geçen bir hafta oldu.

Yirminci Gün- Otuzuncu Gün Arası:

Bantları çıkardım. Burnum slime kıvamında bir şeydi. Cıvık cıvık su gibiydi. Elime kemik gelmiyordu. Yana yaslandıkça içeride bir şeyler sallanıyordu. Dokununca ağrıyordu. Dokunmayınca sızlıyordu. Görüntü ise beni depresyona sokmuştu. Kendime yabancılaştım. Bu durumdan hiç memnun değildim. Daha önce ameliyat olan arkadaşlarım "geçecek, şişlerin inecek, burnun küçülecek, her şey çok güzel olacak" diye bana moral veriyordu. Ama ben hiç emin olamıyordum. Üstelik her gün burnumda farklı haller gerçekleşiyordu. Bir gün derinin altında yılan gibi bir şeyler kıvrılıyordu ertesi gün bir anda bir şey boşalıyor burnumun içi kıpkırmızı oluyordu. Burna masaj yaparken kırt kırt diye bir ses geliyor, elimin altından bir şeyler kayıyordu. Her günüm mutsuz geçiyordu. "Bilsem ameliyat olmazdım" diye hayıflanıyordum. Üstelik bir aydır sırt üstü ve çift yastıkla uyuyordum ve artık sağa sola dönmek istiyordum. Yine son bir aydır zorunlu haller dışında evden dışarı çıkmıyordum. Süreç beni çok yormuştu. Benim hallerim de annemi.

Birinci Ay:

Kontrol için doktora gittim. Bütün yaşadıklarımı tek tek bildirecektim. Fakat sanki o gün bir anda bütün dertlerim geçmişti, neyi şikayet edecektim?  Doktor baktı, her şey yolunda dedi. "Bir tarafında bir çöküklük var gibi fakat endişelenme zamanla diğer tarafta onunla eşitlenecek" dedi. Ayrıca bir tarafa doğru da burnum eğriliyor gibiydi. "Her gün beş dakika diğer tarafa doğru baskı uygula geçer" diye de ekledi. Hiç bir şey söyleyemedim. Dönüp eve geldim gelmesine de ya baskı uygularken yanlış bir şey yaparsam, o zaman ne edecektim?

Birinci Ay - Kırk Beşinci Gün:

Burnumdaki şişler yavaş yavaş iniyor, kemikler hissedilebiliyordu. Fakat şişler indikçe şekildeki eğrilikler de ortaya çıkıyordu. İlk günden beri burnumun şekli ile ilgili hiç mutlu değildim. Tek tesellim vardı. Geniz akıntılarım yüzde doksan azalmıştı. Ders anlatırken eskisi gibi zorlanmıyordum. Buna da şükür diyordum. Zaten öncelikli amacım şifa bulmaktı. Devamı çok da umrumda olmayacaktı. Şimdiye kadar dikişlerimin eriyip düşmesi gerekiyordu. Ben henüz düşen bir dikiş ipine rastlamadım. Ya ben habersizken düştü ya da hala burnumun içerisinde yaşamaya devam ediyorlar. Ki bence ikincisi. Çünkü burnumu ilaçlarken varlıklarını hissedebiliyorum. Üstüne üstük masaj yaparken burnum yine kırt kırt etmeye devam ediyor. Şişlikler ise fazla inmedi, bir tarafımın şişi öylece duruyor.  Gözlerimin altında ise grilikler mevcut, geçecek gibi de durmuyor. Hala sırt üstü uyuyorum. Ağır taşıyamıyorum. Eskisi kadar çocuklardan korkmuyorum ama toplardan korkmaya devam ediyorum. İyileşme umudu ile yaşıyor, her gün Rabbime süreci hızlandırması için dua ediyorum...

21 Nisan 2019 Pazar

Burun Ameliyatı Oldum

Selamun Aleyküm. Uzun zamandır yazamıyordum. Yıllardır ertelediğim ve nihayet bir ay önce gerçekleştirebildiğim bir operasyon geçirdim. Burnumdan ameliyat oldum. Bu nedenle yazılarıma ara vermek durumunda kaldım.

Çocukluğunu dibine kadar yaşamış biriyim. Sabah namazı ile başlayıp yatsı namazında son bulan sokak oyunlarımız vardı bizim. Hiç birinden eksik kalmadım. Kimileri çok masum kimileri ise oldukça tehlikeliydi. Günlerden bir gün yine oyun oynarken yüksekçe bir yerden yüz üstü yere kapaklandım. Üzerimde beyaz bir etek vardı. Bir anda kırmızıya boyandı. Ailem "çocuktur olur öyle" modundaydı. Bir kaç gün sonra ilk okul öğretmenim "senin burnunda bir şey var nefes alman normal değil, ailene söyle, seni doktora götürsünler" dedi. Söyledim mi bilmiyorum ama doktora gitmediğimizden eminim. O zamanlar hastanenin önünden geçecek olsam düşüp bayılan biriydim. İlaç dahi içemezdim. 18 yaşına kadar burnumdaki sorun nedeniyle çok sıkıntılı günler geçirdim. 

Nihayet 18'inde doktora gitmeye karar verdim. Doktor "ameliyat olman gerekli" dedi. Ameliyat!! O zamanlar asla yapamayacağım bir şeydi. Kan dahi aldırmamış, okulda yapılan aşılardan her seferinde bir şekilde kaçmayı başarmıştım. Yıllarca bu sıkıntı ile yaşadım. Dört sene evvel öğretmenlik mesleğini icra etmeye başlayınca sıkıntım misliyle katlandı. Ders anlatamaz duruma gelmiştim. Hastalanınca iyileşemiyordum. Korkunun ecele faydası yoktu. Geçen sene uzun araştırmalarım sonucu işinin ehli olduğunu düşündüğüm bir doktor buldum. Başta beni başından savmak istediğini düşündüm çünkü başka bir doktora yönlendirmek istemişti. Sonra tekrar kapısını çalınca bir buçuk ay sonrasına ameliyat günü verdi. Hayatımın en zor geçen bir buçuk ayıydı. Korkuyordum. 

Sonunda ameliyat günü gelip çattı. Hastaneye yatış için gittiğimde doktor "benim tayinim çıktı gidiyorum, seni ameliyat edemem" dedi. Küfretseydi daha iyiydi. Şok olmuştum. Ama şaşkınlığım çabuk geçti. Çünkü hayatımda hiç bir şey öyle kolay gerçekleşmemişti. Hem içten içe de rahatlamıştım sanki. "Belki de hayırlısı böyleymiş" dedim. Olayı yeterince sindirdikten sonra başka bir doktor aradım. Birini daha buldum. Fakat doktor memleketimdeydi ve ben İstanbul'a dönmek zorundaydım. Yarıyıl tatiline kadar beklemek zorunda kaldım. Tatil başlayınca gidip bu doktorun kapısını çaldım. Randevu dahi vermiyorlardı, doktor o kadar doluydu. Sonunda "yarın İstanbul'a dönüyorum lütfen beni doktorla görüştürün" dedim. Ve doktorla görüşmeyi başardım. "Hazirana kadar doluyum, hazirandan sonra da özel bir hastaneye geçeceğim ve ameliyatını yüksek bir ücret karşılığında orada yapabilirim" dedi. O parayı ödemem kolay değildi ama yine de bir ameliyat tarihi aldım. İstanbul'a döndükten sonra hayat benim için yine stresli bir hal almaya başladı. Bu ameliyatı olana kadar bana huzur yoktu. Yaza kadar bekleyemezdim. Gurur yapacak zaman değildi. Beni yarı yolda bırakıp kaçan doktoru araştırdım ve hangi hastaneye tayin olduğunu buldum. Gidip kapısını çaldım. 

-Kaçtınız ama benden kurtulamadınız, dedim. Ya beni ameliyat edeceksiniz ya da edeceksiniz başka çareniz yok!! diye de ekledim :))

Doktora vicdani bir baskı uygulamış hatta az biraz duygu sömürüsü de yapmış olabilirim. 

- Seni ameliyat etmek boynumuzun borcu oldu, dedi. 

Tekrar muayene etti. 

-3 ayrı yerde kırık var, burnuna kamyon çarpmış olsa ancak bu kadar olurdu, dedi. Keşke Erzurum'da ameliyat etseydim, bu hastanenin şartları pek iyi değil, diye de ekledi.

Haklıydı. Erzurum'da şartlar gerçekten çok iyiydi. Şimdiki hastane benim de içime sinmedi. Doktor bana tekrar gün verip gönderdi. Benim aklımda yine soru işaretleri vardı. "Acaba doktor beni ameliyat etmek istemiyor da şimdi de hastaneyi mi bahane ediyor?" diye düşündüm. Doktorla açık açık konuşmaya karar verdim. Ameliyat gününden bir hafta önce gidip içimden geçen her şeyi söyledim. "Bana karşı dürüst olun" dedim. Sıkıntılarımdan bahsettim. "Siz olsanız bu şartlarda ameliyat olur musunuz?" dedim. Biraz konuştuk. Sonunda özel bir hastane ile anlaşıp uygun bir fiyata ameliyatı orada gerçekleştirebileceğini söyledi. "Sana borcum var" dedi. Rahatlamıştım. Doktorla da arayı düzeltmiştim. O kadar ki ameliyattan sonra eve kadar bırakmayı dahi teklif etti. Ve nihayet benim uygun olduğum bir günde ameliyatı gerçekleştirdi. Anestezi hasta yatağımda verildi. Ameliyathaneyi dahi görmedim. Uyandığımda yatağımdaydım ve her şey bitmişti. Bu insanlık için küçük benim için ise çok büyük bir olaydı. 

Henüz her şey bitmemişti. Ameliyat sonrasında yaşadıklarımı bir başka yazıda günlük şeklinde yazmayı düşünüyorum. Böyle bir ameliyat olmak zorunda olanlar için ya da olmuş olanlar için böyle bir yazının çok gerekli olduğunu düşünüyorum çünkü ben bu süreçte bu tarz bilgilendirici yazılara çok ihtiyaç duydum. Şimdilik bu kadar, tekrar merhaba. Ve

Selametle.





16 Mart 2019 Cumartesi

Terörist Hıristiyanlar!

Dünyanın bir yerinde herhangi bir gazete "Terörist Hıristiyanlar" ya da "Hıristiyan Terörü" diye başlık atmış olsa ve biri bu başlığı okusa kulağımıza çok acayip gelir, değil mi? Bireysel bir vakâ nasıl tüm topluma mal edilebilir ki? Hem böyle bir başlığı atmaya kim cesaret edebilirdi?

"İslami Terör, Terörist Müslümanlar.."
Peki neden yıllarca, bize hiç acayip gelmedi, bu kavramlar? Üstümüze alınmadık ki. İşid'den bahsediyor, el-Kaide'den ya da. Tüm Müslümanları kast etmiyorlardı değil mi? Hem biz de az değildik hani!!

Kendimi bildim bileli hakikatin peşindeyim. Doğrunun ne olduğunu merak etme derdindeyim. Neye ve kime inanacağımı bulmak için onlarca okuma yaptım. Düşündüm, araştırdım. Sırf bu nedenle imam hatip ve İlahiyat okudum. Felsefenin dibine vurdum. Yüzlerce din ile müşerref oldum. Binlerce mezhep ve farklı anlayış arasında kayboldum. Durmadan yorulmadan sorular sordum.

Nihayet ilk cevabımı bulmuştum: "Bir yaratıcı kesinlikle var." Eminim adım kadar. 

İkinci meselem, bu yaratıcının kim olduğu ve yarattıkları ile nasıl iletişim kurduğuydu. Herkes farklı bir görüşü savunuyordu. Allah, God, Brahma, Yehova, Tengri.. Dünyanın her yerinde başka bir isimle anılıyordu. Dediklerine göre bazı insanlarla da iletişimde bulunuyordu. Onlara görevler veriyor, çoğu zaman bir de kitap gönderiyordu. Peki hangisi benim bulduğum yaratıcı idi. Yoksa ismi geçenler hep aynı kişi miydi? Benim için bu mesele, en önemli meseleydi.

Yüzümü geçmişe döndüm. Tarihin tozlu sayfalarında, insanların Tanrı'ya karşı verdikleri mücadeleyi gördüm. Bütün hikayelerde inananlar çile çekiyordu. Onlarla alay ediliyor, dalga geçiliyordu. Bütün hikayelerde onlar tek idi, diğerleri bir. Ve bugüne döndüm. En çok kim eziliyor, en çok kim üzülüyor, diye sordum. Bir tek cevap buldum: Müslümanlar.

Öldürülen onlardı. "Terörist" olan onlar. Bir gün huzurlu uyku uyuyamayanlar. Yerlerini yurtlarını bırakmak zorunda kalanlar. İbadet ederken vurulanlar. Taşlara karşı mermilere kafa tutanlar.

Hakiki Rab, mazlumların rabbiydi. Zalimlerin rabbi benim rabbim değildi. "Rabbim Allah'tır."
O Allah ki, mazlumun ahını zalimde asla bırakmayacaktır.

11 Mart 2019 Pazartesi

Nasrettin Hoca Kapitalist Miydi?

"Parayı veren düdüğü çalar" diyen Nasrettin Hoca da mı kapitalistti?

Dünya Hoca'dan beridir mi "ye kürküm ye" dünyası?

Para hala tüm kapıların anahtarı. İnsan evladı artık ona tapıyor! Ömrünü ona hizmet için adıyor. Uykusuz geceler, şişen ayaklar, yorulan çeneler, hep onun için.

Kapitalizm önce çakma bir ilah yarattı, sonra ilahına herkesi, kul köle yaptı. "Olmak" için yaşamaktan "almak" için yaşama fikrine geçişi, insanoğlu havada kaptı.

Platon bugün yaşasa idealar alemindeki gölgelere, mağaradaki adamı çözmeleri için rüşvet mi teklif ederdi?

Yoksa "anladın sen onu, kapiş" mi derdi?*

100 kişiye sorsak "idealiniz nedir?" desek. İçinde para geçmeyen tek cevap alabilir miyiz? Şüpheliyim. Halbuki bakınız: İdealizm.

Evvelde nice tencere kazan doğurdu dün ise tüm kazanların salası okundu.


6 Mart 2019 Çarşamba

İsimsiz

Yazmak istiyorum. Ne yazılır bilmiyorum. Nereden başlasam, nasıl anlatsam. Ve yahut anlatmasam. Sen anlasan. Ben sussam, sen konuşsan. Derdimi sorsan. Saçmalasam. Haklı bulsan. Yolun olsam. Yoldaşım olsan. Sukutu paylaşsak senle. Az gitsek, uz gitsek. Güneşi doğarken, ayı hilalken seyretsek. Gecemiz ılık, günümüz aydınlık olsa.

Bir köy çeşmesi karşılasa bizi, papatyalara selam versek. Uğur böceği konsa parmağımıza, çocukça dilekler sunsak, Allahımıza. Issız bir istasyonda tren beklesek. Gecikse. Belki hiç gelmese. Derdimizi bilmese. Beklemeye devam etsek. Elbet bir gün gelecek, desek. Umudu kaybetmesek.

Bir şiir yazsak seninle belki bir türkü yaksak. "İsli demlik, ince belli bardak.." Daha acıklısını kim yazabilmiş ya da kim yazacak. Ardından bir kuzu, anasına kavuşacak ve yağmur yağacak ılık ılık. Toprak kokacak.

Nasıl anlatsam bilmiyorum. Yahut anlatmasam. Sen anlasan..





25 Şubat 2019 Pazartesi

Başarı Gerçekte Nedir?

Rakamların hüküm sürdüğü bir çağda yaşıyoruz. En önemli sorumuz ve sorunumuz "Ne kadar ve kaç..."  Ne kadar kazanıyorsun? Ne kadar başarılısın? Ne kadar zenginsin? Kaç aldın? Kaç yaşındasın? Kaç şeye sahipsin?
Boyumuz, kilomuz, yaşımız, en çok da maaşımızın sorulduğu ve konumumuzun bu yöntemle bulunduğu bir çağ bu çağ. Cevapları önceden belirlenen ve cevaba en yakın değerlere ulaşabilen insanlar "muhteşem" kabul edilirken, diğerleri değerleri ölçüsünde kıymet görmekte. "İdare eder" "fena değil" "yaramaz.." Bir çoğumuz belki bu kriterlere dahi ulaşamaz.

Dünya çapında çeşitli anketler yapılıyor. İstatistiki sonuçlar ileriye yönelik projelerde insanların geleceğini belirleyecek ölçüde büyük roller oynuyor. Nicelik eksenli bu anketler, niteliği ise çoğu zaman ölçmekte yetersiz kalıyor.

Örneğin Türkiye'deki eğitim sistemini ele alalım. PISA (uluslararası bir matematik bilim sınavı) sonuçları ekseninde ne kadar başarılı olduğumuzu değerlendiriyor, kendimizi yerden yere vuruyoruz. Matematik bilmiyormuşuz!! Okuduğumuzu anlayamıyormuşuz!! Bilim desen hak getire..

Başarı yalnızca sayısal verilerle sınırlı değildir. Robotik bir hayatın uçurumundaki şu dünyada en büyük başarı hala "insan" kalabilmektir. Eminim, ne kadar insan olduğumuzu ölçen anketler yapılsa dünyada zirveye adımızı yazdırırız. Merhamette zirveyiz, fedakarlıkta zirve. Yardımseverlikte zirveyiz, cefakarlıkta zirve. Biz başarısız değiliz. Biz başarının gerçek anlamını bilenleriz.

Bir gün insanlığımızı kaybedersek, bir gün biz de diğerleri gibi değerler dünyasına dalıp gidersek, başarıyı sayısal verilere hapsedersek asıl o zaman kaybederiz. Asıl o zaman hakikat yolunu terk ederiz.

Hikmet dünyadaki en değerli bilgidir. Hikmet, içerisinde insanlığı, ahlakı, erdemi ve en kutsal değerleri barındıran, bilgiyi bu güzel hasletlerle yoğurup insanlık adına Allah için kullanan büyük bir hazinedir. Biz, hikmetli bilgilere sahip bir milletiz. Elhamdülillah.

Kıymetimizi bilmeliyiz. Ki bu kıymet sayısal olarak değer biçilebilecek bir kıymet değil, idrakinde olmalıyız. Kendimizi hiç de hafife almamalıyız. En değerli hazinemizi gözümüz gibi korumalıyız. İnsanlığımızı kaybedersek her şeyimizi kaybederiz, unutmamalıyız.

Selametle.

15 Şubat 2019 Cuma

Yüreği Açlara Gelsin

Maddi doyuma karşın manevi açlığın zirve yaptığı bir çağdayız.

Yaşamak için yeme devri nihayet buldu. Artık yemek için yaşar olduk. En büyük zevkimiz, midemizi doldurmak. En büyük kavgamız "ekmek parası" kazanmak. 

Ekmek parasını kazanma derdi ile hemhal olurken, ekseriyetle mecburen, beynimizi de olur olmaz bilgilerle dolduruyoruz. Lgs, Öss,Ygs, Kpss derken bir çok engeli aşıp finish'e ulaşmak adına zihnimizi ciddi manada obeziteye maruz bırakıyoruz. Abur cubur bilgilerle beslediğimiz kafamız genel itibari ile "şişme" şikayetinden muzdarip. 

Şişirilmiş beyinler ve midelere sahip bizler, en büyük açlığı kalbinde yaşıyoruz. Bir yudum maneviyat için sefil bir dilenci gibi dolaşıyor, olmayacak kapılarda olmayacak insanlara el açıyoruz. Bu manevi açlık suistimalleri de beraberinde getiriyor. Çoğu zaman yalancı şeyhler ve müritler sebebiyle haddi aşıyoruz.

Sevmenin günah olduğu, temiz yüreklilerin saftirik sayıldığı, iyi niyetin enayilik görüldüğü, şeytanlığın ise alkışlandığı bir zamanda yaşıyoruz. Madde alemini elinin tersi ile itenleri, paranın kölesi olmayı reddedenleri, inançları uğruna can verenleri, bizim gibi olmayan manevi erleri "deli" telakki ediyoruz. Delilik ile velilik arasındaki ince çizgiden her defasında kırmızıda geçiyoruz.

Bugün bundan yirmi yıl evvel izlediğim Tgrt'nin evliya dizilerini izlesem, komedi dizisi izliyor gibi hissederim diye korkuyorum. Ve üzülüyorum. Özlüyorum. İnsan olduğumuz zamanları özlüyorum. 

Açlıktan ölüyorum. Yürek doygunluğu istiyorum. Sadece yürek doygunluğu...

Selametle.